Felsefe Yapmanın Psikolojisi
Felsefe derslerinin ilk konusu genellikle felsefenin nasıl ortaya çıktığıdır. Hoca sınıfa girer ve Miletos’tan söz etmeye başlar: Doğa olaylarının tanrılar ve mitlerle açıklanmasının yetersiz kalması, deniz ticaretinin yarattığı ekonomik refah ve boş zaman, Mısır ve Mezopotamya gibi uygarlıklarla kurulan kültürel temas, fikirlerin görece özgürce tartışılabildiği bir ortam… Bütün bunların mitostan logosa geçişi mümkün kıldığı anlatılır. Ardından sıra felsefe yapmanın ne anlama geldiğine gelir.
Felsefe yapmak yalnızca dünya hakkında cevaplar üretmek değil; bildiğimizi sandığımız şeyleri yeniden sorgulamak ve ulaştığımız hakikatle nasıl yaşayacağımızı düşünmektir.
Ben de bir psikolog olarak başka bir şeyi merak ediyorum: Felsefe yapmanın ruhsal işlevi nedir?
Bu yazıda insanın neden düşünmeye ihtiyaç duyduğunu ve düşüncenin ruhsal olarak hangi yönlerde çalışabileceğini anlamaya çalışacağım.
Antik Yunan’da felsefenin ilk sorularından bazıları doğaya yönelmişti. Miletoslu düşünürler evrenin neden oluştuğunu ve değişimin ardında ne bulunduğunu anlamaya çalışıyordu. Sokrates’le birlikte sorunun ağırlık merkezi insana ve insanın kendi bilgisine doğru genişledi: “İyi nedir?”, “Nasıl yaşamalıyım?”, “Bildiğimi sandığım şeyi gerçekten biliyor muyum?” Felsefe artık yalnızca dünyanın ne olduğunu değil, insanın o dünyada nasıl yaşayacağını ve neyi bilebileceğini de sorguluyordu.
Modern felsefede bilen özne daha belirgin biçimde merkeze yerleşti. Descartes “Neyi kesin olarak bilebilirim?” diye sorarken insanın kendi bilgisinin temellerini sorguladı. Kant’la birlikte insan zihninin dünyayı yalnızca pasif biçimde kaydetmediği, deneyimin kurulmasında etkin olduğu düşüncesi güçlendi. İnsan artık yalnızca nesneyi değil, nesneyi düşünen zihni de düşünmeye başlamıştı.
Marx, Nietzsche ve Freud’la birlikte bu sorgulama başka bir boyut kazandı. Artık yalnızca “Düşündüğüm şey doğru mu?” değil, “Ben neden tam da bunu düşünüyorum?” sorusu da önem kazandı. Çünkü düşüncelerimizin toplumsal koşullardan, değerlerden, arzularımızdan ve bilinçdışı çatışmalarımızdan bağımsız olmayabileceği fark edildi. Freud’la birlikte soru daha da rahatsız edici bir hâl aldı: Ya düşüncemin gerçek nedenini ben de bilmiyorsam?
Böylece felsefe tarihi boyunca soruların giderek katmanlandığını söyleyebiliriz: “Dünya nedir?”, “Nasıl yaşamalıyım?”, “Neyi bilebilirim?”, “Neden böyle düşünüyorum?” Bugün psikoloji bu sorulara bir yenisini ekleyebilir: Düşünme biçimimiz ruhsal dünyamızdan nasıl etkilenir ve ruhsal dünyamızı nasıl etkiler?
Bir düşüncenin hangi ruhsal ihtiyaca hizmet ettiğini bilmek, o düşüncenin doğru ya da yanlış olduğunu göstermez. Bir düşüncenin savunma işlevi görmesi onu mantıksal olarak yanlış yapmadığı gibi, kişinin hakikati arama arzusu da düşüncesini kendiliğinden doğru yapmaz.
Bu noktada Bion’un K (knowledge) kavramı işlevsel bir çerçeve sunar. Bion’da K, sahip olunan bilgiden çok, kişinin kendisiyle, ötekiyle ve duygusal deneyimiyle kurduğu bilme bağlantısını ifade eder. Bu nedenle mesele yalnızca “Ne biliyorum?” değil, “Bilmediğim bir şeyle karşılaştığımda ne yapıyorum?” sorusudur.
Bir insan önce “Öfkeliyim”, ardından “Ona öfkeliyim” diyebilir. Biraz daha düşündüğünde, “Beni önemsemediğini düşündüğüm için öfkelendim” sonucuna ulaşabilir. Fakat asıl soru belki bundan sonra belirir: “Önemsenmediğimi hissetmek neden benim için bu kadar dayanılmaz?” Burada düşünce, duygunun yalnızca adını koymaz; kişinin kendi deneyimini merak edebileceği bir alan açar. Kişi artık sadece öfkesinin içinde değildir; onu ortadan kaldırmadan hakkında düşünebilmektedir. Bu anlamda düşünmek, hissetmenin karşıtı değil, hissedilenle bir bilme ilişkisi kurmanın yollarından biridir.
Felsefenin başlangıç hareketiyle bunun arasında bir yakınlık kurulabilir. Felsefi soru, bildiğimizi sandığımız şeyi yeniden düşünmeye açar. Sokrates’in “bilmeme” hâli bu nedenle yalnızca epistemolojik değil, psikolojik açıdan da anlamlıdır. “Bilmiyorum” diyebilmek, kesinliğin kaybına bir süre tahammül etmek ve henüz bilinmeyen şeyin bize bir şey öğretmesine izin vermektir.
Fakat insan her zaman bilmek için düşünmez; bazen bilmemek için de çok fazla düşünebilir. Ölüm üzerine düşünmek, ölümün yarattığı korkuyu anlamaya hizmet edebileceği gibi, bu korkuyla karşılaşmamanın incelikli bir yolu da olabilir. Benzer biçimde kişi aşk üzerine teoriler üretirken sevmenin kendisinde yarattığı bağımlılığı ve kırılganlığı bilmek istemeyebilir. Psikanalitik literatürde entelektüelleştirme olarak tanımlanan savunma tam da bu noktada işler: Kişi, duygunun yarattığı kaygıyla doğrudan temas etmek yerine onu soyut bir düşünce nesnesine dönüştürür.
Felsefenin ruhsal değeri de burada sınanır. Düşünce, duygulanımla teması kesmek yerine deneyimi soru sorulabilir hâle getiriyor mu? Yoksa deneyimle aramıza mesafe koyan bir açıklamaya mı dönüşüyor? İnsan yas üzerine her şeyi okuyabilir ama “Özlüyorum” diyemeyebilir. Kendi psikolojisini incelikli kavramlarla açıklarken kendisi hakkında yeni bir şey öğrenmeye kapalı kalabilir. Her yeni deneyimi önceden sahip olduğu teorinin içine yerleştirdiğinde düşünce ve bilgi vardır; fakat merak kaybolmuştur.
Bion’un –K kavramı bu noktada önem kazanır. –K basitçe bilgisizlik değil, bilme ilişkisinin bozulması ve bilme bağına saldırıdır. Önceden sahip olunan teoriler, yeni deneyimden öğrenmeyi ve onun dönüştürücü etkisine açık olmayı engellediğinde –K yönünde çalışan bir eğilimden söz edebiliriz. Öteki artık merak edilen değil, açıklanan biri; dünya ise keşfedilen değil, sınıflandırılan bir yer hâline gelir. Kişi her şeyi açıklıyor olabilir, fakat hiçbir açıklama onu değiştirmiyordur.
Gerçek bir bilme ilişkisinin kurulabilmesi, bilinmeyenin yarattığı belirsizliğe bir süre dayanabilmeyi gerektirir. Bion’un Keats’in ifadesinden hareketle psikanalitik düşünceye taşıdığı “negatif kapasite” kavramı K ile burada buluşur: Belirsizlik, kuşku ve bilinmezlik karşısında hemen kesin bir açıklamaya sığınmadan kalabilmek. Bilinmeyenin yarattığı gerilim taşınamadığında düşünce, hakikati araştırmanın değil, belirsizlikten kurtulmanın aracına dönüşür. Negatif kapasite ise bu boşluğu hemen kapatmayarak deneyimin bize henüz bilmediğimiz bir şey öğretmesine imkân verir. Bu açıdan negatif kapasite, K bağlantısının kurulmasını kolaylaştıran ruhsal koşullardan biridir. “Bilmiyorum” diyebilmek, bilmekten vazgeçmek değil, bilme ilişkisinin başlayabilmesi için bilinmeyene yer açmaktır.
Felsefenin ruhsal işlevlerinden biri de bilinmeyeni hemen bilinene dönüştürmek yerine onun karşısında düşünmeye devam edebilmektir. Felsefe böylece yalnızca cevap üretme faaliyeti değil, cevabın henüz bulunmadığı yerde merakı sürdürebilme kapasitesi hâline gelir.
Ancak düşünmenin ruhsal işlevi yalnızca bilinmeyene tahammül etmekle sınırlı değildir. İnsan bazen henüz bilmediği bir şeyle değil, bildiği hâlde bir arada taşımakta zorlandığı karşıt deneyimlerle karşılaşır. Kernberg’in nesne ilişkileri kuramı, düşünmenin ruhsal işlevini bu ikinci açıdan ele almamıza imkân verir.
Kernberg’e göre ruhsal gelişimin önemli başarılarından biri, olumlu ve olumsuz kendilik ve nesne temsillerinin bütünleşebilmesidir. Mesele yalnızca öfkemi bilmek değil, sevdiğim kişiye öfkelendiğimi ve buna rağmen onu sevmeye devam edebildiğimi taşıyabilmektir. Benzer biçimde kendi saldırganlığımı fark etmek de tek başına yeterli değildir; şefkatli ve saldırgan taraflarımın aynı “ben”e ait olduğunu kabul edebilmem gerekir.
Bion düşünmeyi, henüz bilmediğimiz ve hissettiğimiz şeyle bir bilme ilişkisi kurabilme kapasitesi üzerinden ele almamızı sağlar. Kernberg ise sevgi ve saldırganlık yüklü karşıt deneyimleri birbirinden ayırmadan aynı ruhsal gerçekliğin parçaları olarak taşıyıp taşıyamadığımızı düşündürür. Bion bilinmeyene tahammülü, Kernberg ise çelişkili temsillerin bütünleştirilmesini öne çıkarır.
Bu ayrım felsefe açısından önemlidir. İnsan çelişki üzerine son derece gelişmiş biçimde düşünebilir, fakat kendi çelişkilerine tahammül edemeyebilir. İyi ve kötü üzerine yazarken sevdiği kişide hem sevdiği hem de nefret ettiği özellikleri bir arada taşıyamayabilir. Ötekilik üzerine düşünürken kendisinden farklı düşünen gerçek bir ötekiyle karşılaştığında onu değersizleştirebilir. Dolayısıyla entelektüel karmaşıklık ile ruhsal bütünleşme aynı şey değildir.
Felsefe yapmanın ruhsal işlevini anlamak için belki üç soru yeterlidir: Hissedebiliyor muyum? Hissettiğim ve henüz bilmediğim şeyi merak edebiliyor muyum? Karşılaştığım çelişkileri hemen birbirinden ayırmadan taşıyabiliyor muyum?
Böyle bakıldığında felsefenin tarihini yalnızca insanın ne düşündüğünün tarihi olarak okumak eksik kalır. İnsan düşünceyi belirsiz olanı düşünülebilir hâle getirmek, nasıl yaşayacağını anlamak ve kendi bilme kapasitesini sorgulamak için kullanabilir. Fakat düşünce, bilmediği veya bilmek istemediği şeyle karşılaşmamanın bir yolu da olabilir.
İnsanlık düşünmeyi geliştirdikçe yalnızca dünya hakkında daha fazla şey öğrenmedi; düşünmenin kendisinin de düşünülmesi gereken bir şey olduğunu fark etti. Psikolojinin felsefeye yöneltebileceği soru burada başlar: Düşündüğümüz şey kadar, neden düşünmeye ihtiyaç duyduğumuzu da merak edebilir miyiz?
Felsefe, bizi hissetmekten kurtardığı için değil; hissettiğimiz şeyi düşüncenin konusu hâline getirdiği, bilinmeyenle ilişkimizi açık tuttuğu ve çelişkiyi hemen ortadan kaldırma ihtiyacımızı azalttığı ölçüde ruhsal bir işlev kazanır. Felsefi düşüncenin ruhsal kapasitesi, her soruya cevap bulmaktan çok, bilmediğimiz ve bizi çelişkiye düşüren şey karşısında düşünmeye devam edebilmemizde yatar.

Yorumlar