top of page

Oyuncak Kimin Arzusu?

22 Eyl
7 dakikada okunur

“Bugünün çocukları hiçbir şeyle uzun süre oynamıyor.”“Biz bir oyuncakla yıllarca oynardık.”“Şimdiki çocukların odası oyuncak dolu ama yine de sıkılıyorlar.”Çocukluk üzerine konuşurken bu cümleleri sık sık duyuyoruz. Çocukların değiştiğini; daha sabırsız, daha çabuk sıkılan ve sürekli yeni bir şey isteyen bir kuşağın ortaya çıktığını düşünüyoruz. Oysa belki de soruyu tersinden sormak gerekiyor: Çocuklar mı değişti, yoksa yetişkinlerin çocuklara sunduğu dünya mı?1980’lerin ya da 1990’ların çocuğu bugünün çocuğundan doğası gereği daha yaratıcı değildi. Fakat önünde başka bir dünya vardı. Oyuncak daha azdı, seçenekler daha sınırlıydı ve yetişkinler çocukların zamanını bugünkü kadar doldurmuyordu. Bir sopa kılıç olabiliyor, bir karton kutu eve, arabaya ya da uzay gemisine dönüşebiliyordu. Oyuncağın ne olduğu kadar çocuğun onunla ne yaptığı önemliydi.Winnicott’un oyun üzerine düşünceleri tam da burada anlam kazanır. Winnicott için oyun yalnızca çocuğun eğlendiği bir faaliyet değildir. Çocuğun iç dünyasıyla dış gerçeklik arasında kurduğu özel bir alandır. Çocuk burada bulduğu dünyayı olduğu gibi kabul etmek zorunda değildir; onu değiştirir, dönüştürür ve yeniden yaratır. Bu oyun anlayışından hareketle, iyi bir oyuncağın bazen çocuğa tamamlanmış bir dünya sunmayan, kendi anlamını kurabileceği bir açıklık bırakan oyuncak olduğu düşünülebilir. Çünkü eksik kalan yere çocuğun hayal gücü yerleşebilir (Winnicott, 1971).Bugünün çocuklarına sunduğumuz nesneler ise giderek daha az eksik bırakıyor. Oyuncağın adı, karakteri, hikâyesi, sesi, aksesuarları, çizgi filmi, YouTube videosu, hatta onunla nasıl oynanacağı çoğu zaman önceden belirlenmiş durumda. Çocuğa yalnızca bir nesne değil, büyük ölçüde tamamlanmış bir dünya veriyoruz. Medya, reklam ve lisanslı karakterlerin çocuk tüketim kültüründeki yeri düşünüldüğünde, oyuncağın artık tek başına bir nesne olmaktan çıkarak daha geniş bir ticari anlatının parçasına dönüştüğü görülebilir (Buckingham, 2007; Linn, 2010).Belki de tam bu nedenle oyuncak kültürünün tarihini çocukların değişimi üzerinden değil, yetişkinlerin eksikliğe bakışının değişimi üzerinden okumak gerekir.Çünkü çocuk “sıkıldım” dediğinde harekete geçen çoğu zaman çocuktan önce yetişkindir.Bir zamanlar sıkılmak çocukluğun olağan deneyimlerinden biriydi. Çocuk bir süre ne yapacağını bilemez, evin içinde dolaşır, yetişkinlerin peşinden gider ve sonunda kendine yapacak bir şey bulurdu. Bugün ise çocuğun sıkılması kolaylıkla çözülmesi gereken bir problem gibi yaşanabiliyor. Tablet açılıyor, video başlıyor, yeni bir oyuncak çıkarılıyor, bir etkinlik planlanıyor.Burada ilginç olan, çocuğun sıkıntıya tahammül edip edememesi kadar yetişkinin çocuğun sıkıntısına tahammül edip edememesidir.Bion’a göre düşünce, arzunun hemen doyurulmadığı fakat bu yokluğun katlanılabilir olduğu yerde filizlenir. İhtiyaç ile doyum arasında küçük bir mesafe oluştuğunda yokluk, yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir sıkıntı olmaktan çıkar; zihinde tutulabilen ve anlamlandırılabilen bir deneyime dönüşür. Bion’un düşünme kuramından hareketle, beklemenin hayal etmeye, düşünmeye ve başka yollar bulmaya alan açabileceği söylenebilir (Bion, 1962a, 1962b).Çocuk açısından da “yapacak hiçbir şey yok” anı yalnızca tatsız bir boşluk olmayabilir. Oyun bazen tam oradan doğar.Fakat yetişkin dünyası bu boşluğu giderek daha hızlı dolduruyor.Çocuk huzursuz olduğunda ekran, sıkıldığında oyuncak, istediğinde yeni bir nesne devreye giriyorsa başka bir düzenleme biçimi ortaya çıkabilir: Rahatsız edici duyguya eşlik edilip anlam kazandırılması yerine, duygunun dışarıdan gelen bir uyaranla hızla susturulması. Burada ekranın ya da oyuncağın kendisi sorun değildir; asıl mesele, çocuğun karşılaştığı her boşlukta bu nesnelerin düşünmenin ve oyun kurmanın yerini alacak biçimde devreye sokulmasıdır.Bu yüzden “Çocuklar artık bekleyemiyor” demeden önce belki de şu soruyu sormalıyız:Biz onların beklemesine dayanabiliyor muyuz?Üstelik yetişkinin çocuğa sunduğu nesneler yalnızca çocuğun arzularıyla ilgili değildir. Bazen kendi çocukluğumuz da alışveriş sepetinin içinde dolaşır.“Benim çocukken böyle oyuncaklarım yoktu, onun olsun.”Bu cümlede sevgi de vardır, verme arzusu da. Yine de bir oyuncak seçerken kendimize şu soruyu sorabiliriz: Onu yalnızca çocuğumuz istediği için mi alıyoruz, yoksa bir yanımız çocukken bize verilmeyenin sevincini ona yaşatmayı da mı arzuluyor? Belki çocuğumuzun gözlerindeki mutluluğu beklerken, kendi çocukluğumuzda yaşayamadığımız bir mutluluğu da hayal ediyoruzdur. Bunda yanlış olan bir şey yoktur; önemli olan, zaman zaman durup bu arzunun ne kadarının çocuğa, ne kadarının bize ait olduğunu düşünebilmektir.Böylece çocuğun odasında yalnızca çocuğun oyuncakları bulunmaz. Bazen anne babanın kendi çocukluğunun hayaletleri de oradadır.Modern oyuncak kültürünün belki de en ilginç tarafı burada ortaya çıkıyor. Çocuk tüketim kültürünün yetişkinlere yönelen yüzüne bakıldığında, piyasanın yalnızca oyuncak değil, belirli bir çocukluk ve iyi ebeveynlik ideali de sattığı düşünülebilir.“Zekâ geliştirici.”“Duyusal gelişimi destekleyen.”“Montessori.”“STEM.”“Yaratıcılığı artıran.”“Ekransız.”Oyuncak böylece yalnızca çocuğun eğlenmesi için alınan bir nesne olmaktan çıkar. Ebeveynin iyi ebeveyn olma arzusuna da seslenmeye başlar. Çocuğumuzun gelişiminde hiçbir şeyi kaçırmamak, onu yeterince uyarmak, potansiyelini gerçekleştirmek ve geleceğe hazırlamak isteriz. İyi niyetle başlayan bu arzu, kolaylıkla yeni bir tüketim alanına dönüşebilir (Buckingham, 2007).Burada piyasanın yalnızca çocuğun arzusunu hedeflediğini düşünmek eksik kalır. Çocuğa “Bunu istemelisin” denirken yetişkine de “Bunu sağlamalısın” denir. Bir tarafta sürekli yeni bir nesne isteyen çocuk, diğer tarafta çocuğunun gelişiminde hiçbir şeyi eksik bırakmaması gerektiğini düşünen ebeveyn vardır. Böylece aynı tüketim düzeni hem çocuğun arzusundan hem de yetişkinin yetersizlik kaygısından beslenebilir.Bu nedenle 1980’lerden 2020’lere oyuncak kültüründeki değişimi yalnızca “tahta oyuncaklardan tabletlere geçiş” olarak görmek eksik bir düşüncedir. Değişen şey aynı zamanda yetişkinlerin çocuklukla kurduğu ilişkidir.Çocukluk giderek daha fazla planlanan, düzenlenen, gözlenen, geliştirilen ve optimize edilen bir dönem hâline geldi.Paradoksal biçimde, çocuk için daha çok şey yaptıkça onun kendi başına bir şey yapması için bıraktığımız alan küçülür hale geldi.Bu noktada geçmişi de romantize etmemek gerekir. Az oyuncağa sahip olmak çocuğu otomatik olarak yaratıcı yapmaz. Bununla birlikte, sınırlı bir örneklemle yürütülen deneysel bir çalışmada, önlerinde dört oyuncak bulunan küçük çocukların on altı oyuncak bulunan koşula göre tek bir oyuncakla daha uzun süre oynadıkları ve oyuncakları daha çeşitli biçimlerde kullandıkları görülmüştür (Dauch et al., 2018). Bu bulgu “az oyuncak her çocuk için mutlaka daha iyidir” anlamına gelmez; oyuncak bolluğunun dikkati ve oyunun sürekliliğini nasıl etkileyebileceğini düşündürür.Geçmişin çocukluğu da ihmal, yoksunluk ve yetişkinlerin çocukların ihtiyaçlarını görmemesi gibi başka sorunlar taşıyordu.Üstelik bugün de tek bir çocukluktan söz etmiyoruz. Bir çocuğun odasındaki oyuncak bolluğunu ve sıkıntısını tartışırken başka bir çocuğun güvenli bir oyun alanına dahi erişemediğini unutmamak gerekir. “Eskiden az şeyimiz vardı ama mutluyduk” nostaljisi sınıfsal farkları kolayca görünmez kılabilir. Bir çocuk için yaratıcılığa alan açtığını düşündüğümüz eksiklik, başka bir çocuk için yalnızca yoksunluk olabilir.Aynı şekilde dijital oyunlar da yaratıcılığın sonu değildir. Minecraft’ta bir dünya kuran çocuk son derece yaratıcı bir oyun alanının içinde olabilir.Oyuncakla kurulan ilişkiyi yalnızca nesne üzerinden düşünmek de yeterli değildir. Çünkü çocuk için oyunun değerini belirleyen şey bazen oyuncağın kendisinden çok, o oyuncağın çevresinde kurulan ilişkidir. Gelişimsel açıdan uygun biçimde ebeveynlerle ve akranlarla oynanan oyun; sosyal-duygusal, bilişsel, dilsel ve öz düzenleyici becerilerin gelişimi için önemli bir ilişki alanı sunar (Yogman et al., 2018). Basit bir tahta parçası, ebeveyn ile çocuğun ortak hayalinde bir gemiye dönüşebilir; pahalı ve “gelişimsel” olarak sunulan bir oyuncak ise yetişkinin sürekli yönerge verdiği bir ortamda kısa sürede performans aracına dönüşebilir.Winnicott’un oyun anlayışında potansiyel alan yalnızca çocuğun iç dünyasıyla dış gerçeklik arasında değil, çocuk ile bakımverenin oyun alanlarının karşılaşmasında da belirir. Birlikte oynarken iki kişinin hayal dünyası bir süreliğine karşılaşır. Çocuk bir nesneye kendi anlamını verir, ebeveyn bu anlamı fark eder, ona eşlik eder ve bazen oyuna yeni fakat dayatılmamış bir unsur ekler. Böylece ortak oyun, yetişkinin çocuğu eğlendirmesi ya da ona bir şey öğretmesi değil, iki öznenin birlikte üçüncü bir alan kurması hâline gelir (Winnicott, 1971; Yogman et al., 2018).Fakat günümüzde ortak oyun da kolaylıkla yetişkinin yönetmesi gereken bir etkinliğe dönüşebiliyor. Ebeveyn oyunun nasıl oynanacağını açıklıyor, parçaları doğru yerlere yerleştiriyor, hikâyeyi hızlandırıyor, çocuğun kazanmasını ya da bir beceri edinmesini sağlamaya çalışıyor. Oyunun içine “doğru kullanım”, “öğrenme hedefi” ve “verimli zaman” düşüncesi girdikçe çocuk, kendi oyununda yetişkinin beklentilerini izleyen bir katılımcıya dönüşebiliyor.Oysa çocuğun oyununa katılmak, oyunun yönetimini ele almak değildir. Yönlendirilmiş oyun yaklaşımı, yetişkinin uygun bir çevre ve destek sunarken çocuğun seçim yapma ve keşfetme özerkliğini korumasının mümkün olduğunu gösterir (Weisberg et al., 2016). Bazen çocuğun kurduğu, tekrar eden ve yetişkine anlamsız gelen senaryoya tahammül etmek; bazen onun verdiği role razı olmak; bazen de yalnızca yanında bulunmak gerekir. Ebeveynin burada üstlendiği işlev boşluğu hemen doldurmak değil, çocuğun oyun kurabilmesi için yeterince güvenli fakat yeterince serbest bir alan sağlamaktır.Çocuk bir işe odaklanmışken yetişkinin gereğinden fazla yönlendirmesi, çocuğun etkileşimi yönetme ve öz düzenleme becerisini kullanabileceği fırsatları azaltabilir. Anaokulu çocuklarıyla yapılan gözlemsel bir çalışmada ebeveynin aşırı katılımı, daha düşük öz düzenleme ve bazı yürütücü işlev göstergeleriyle ilişkili bulunmuştur; ancak bu bulgu tek başına nedensellik göstermez (Obradović et al., 2021).Bu nedenle ortak oyunun niteliği birlikte geçirilen dakikaların sayısıyla ölçülemez. Ebeveyn saatlerce çocuğu eğlendirdiği hâlde ona çok az oyun alanı bırakabilir; daha kısa fakat dikkatli ve yönlendirmeyen bir eşlik ise çocuğun kendisini görülmüş hissetmesine ve oyununu derinleştirmesine imkân verebilir. Asıl mesele ebeveynin oyunda bulunup bulunmadığından çok, nasıl bulunduğudur.Belki ortak oyun için de şu soruyu sormamız gerekir: Yetişkin çocuğun oyununa mı eşlik ediyor, yoksa kendi iyi ebeveynlik arzusunu oyunun içine mi yerleştiriyor?Dolayısıyla mesele ahşap oyuncak mı tablet mi, sokak mı Roblox mu değildir.Asıl ayrım başka bir yerde olabilir:Oyunun öznesi kim?Çocuk kendisine sunulan nesneyi dönüştürebiliyor mu? Ona kendi hikâyesini ekleyebiliyor mu? Yetişkini oyununa davet edebildiği gibi gerektiğinde kendi başına da kalabiliyor mu? Sıkılabiliyor mu? Bir süre ne yapacağını bilemeden durabiliyor mu? Bir nesneye bağlanıp onunla kişisel bir tarih oluşturabiliyor mu? Yoksa bir nesneden diğerine, bir videodan ötekine, bir sürpriz kutudan yenisine doğru sürekli hareket etmek zorunda mı?Belki de oyuncak kültürünün son kırk yıllık dönüşümünü anlatırken çocukları fazla çabuk suçladık.Oyuncak mağazalarını, YouTube algoritmalarını, “unboxing” ekonomisini, lisanslı karakter pazarını ya da gelişimsel oyuncak endüstrisini çocuklar yaratmadı. Bunların tümü yetişkin dünyasının ekonomik ve kültürel üretimleridir (Buckingham, 2007; Craig & Cunningham, 2017; Linn, 2010).Çocukları bu dünyanın içine yerleştirip ardından neden sürekli yeni bir şey istediklerine şaşırmamızda tuhaf bir çelişki var.Üstelik bu sistem yalnızca çocuğa “Daha fazlasını iste” demiyor. Yetişkine de “Daha fazlasını sun” diyor.Belki de bu nedenle bugünün çocukluğuna dair en önemli psikanalitik soru “Çocuk neden bu kadar çok şey istiyor?” değildir.Daha rahatsız edici olan soru şudur:Biz yetişkinler, çocuğun hiçbir şey istemeden, hiçbir şey tüketmeden ve bir süre hiçbir şey yapmadan kalmasına neden bu kadar zor dayanıyoruz?

Kaynakça

Bion, W. R. (1962a). A theory of thinking. The International Journal of Psycho-Analysis, 43, 306–310.Bion, W. R. (1962b). Learning from experience. Tavistock Publications.Buckingham, D. (2007). Selling childhood? Children and consumer culture. Journal of Children and Media, 1(1), 15–24. https://doi.org/10.1080/17482790601005017Craig, D., & Cunningham, S. (2017). Toy unboxing: Living in a(n unregulated) material world. Media International Australia, 163(1), 77–86. https://doi.org/10.1177/1329878X17693700Dauch, C., Imwalle, M., Ocasio, B., & Metz, A. E. (2018). The influence of the number of toys in the environment on toddlers’ play. Infant Behavior and Development, 50, 78–87. https://doi.org/10.1016/j.infbeh.2017.11.005Linn, S. (2010). The commercialization of childhood and children’s well-being: What is the role of health care providers? Paediatrics & Child Health, 15(4), 195–197. https://doi.org/10.1093/pch/15.4.195Obradović, J., Sulik, M. J., & Shaffer, A. (2021). Learning to let go: Parental over-engagement predicts poorer self-regulation in kindergartners. Journal of Family Psychology, 35(8), 1160–1170. https://doi.org/10.1037/fam0000838Weisberg, D. S., Hirsh-Pasek, K., Golinkoff, R. M., Kittredge, A. K., & Klahr, D. (2016). Guided play: Principles and practices. Current Directions in Psychological Science, 25(3), 177–182. https://doi.org/10.1177/0963721416645512Winnicott, D. W. (1971). Playing and reality. Tavistock Publications.Yogman, M., Garner, A., Hutchinson, J., Hirsh-Pasek, K., & Golinkoff, R. M. (2018). The power of play: A pediatric role in enhancing development in young children. Pediatrics, 142(3), Article e20182058. https://doi.org/10.1542/peds.2018-2058

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Felsefe Yapmanın Psikolojisi

Felsefe derslerinin ilk konusu genellikle felsefenin nasıl ortaya çıktığıdır. Hoca sınıfa girer ve Miletos’tan söz etmeye başlar: Doğa olaylarının tanrılar ve mitlerle açıklanmasının yetersiz kalması,

 
 
 

Yorumlar


©2021, Hikmet Zehra Evliya tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page